DÜŞTÜĞÜMÜZ HALE BİR BAKIN!
DÜŞTÜĞÜMÜZ HALE BİR BAKIN!

Nedim ARSLAN
-Bazen bir toplumun aynaya bakması gerekir… Ama öyle yüzeysel, şöyle bir göz ucuyla değil. Derinlemesine, cesaretle ve tüm gerçekliğiyle. Çünkü bazı görüntüler vardır ki insanın sadece gözünü değil, vicdanını da yakar. İşte son günlerde yaşadıklarımız tam olarak böyle. Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı saldırılar ve cinayetler; sadece birkaç haber başlığı değil, toplum olarak geldiğimiz noktanın acı bir fotoğrafıdır.
Bir zamanlar bu tür vahşetleri sadece uzak coğrafyalarda, filmlerde izlerdik. “Bizde olmaz” derdik. Oysa şimdi o sahneler, hayatın tam ortasında, sokaklarımızda, okullarımızın yakınında yaşanıyor. Ve en acısı da şu: Artık şaşırmamaya başlıyoruz.
Peki bu noktaya nasıl geldik?
Sevgi ve saygının yavaş yavaş hayatımızdan çekildiğini fark etmedik mi? Büyüklerin yanında saygı duymayı öğrenmeyen, sınır bilmeyen, her istediğini hak gören bir nesil yetişirken biz neredeydik? Çocuğunun her davranışını sorgusuz sualsiz savunan, en küçük uyarıyı bile “özgüveni zedelenir” diye reddeden anlayış, bugün karşımıza nasıl bir tablo çıkardı?
Aile terbiyesinin yerini sınırsız özgürlük aldığında, sonuç özgüven değil; kontrolsüzlük oluyor. Disiplinin olmadığı yerde saygı yeşermiyor. Saygının olmadığı yerde ise ne toplum kalıyor ne huzur…
Bugün gelinen noktada, henüz hayatı tanımayan masum çocukların hayatını kaybettiği, ailelerin paramparça olduğu, eğitimcilerin çaresiz kaldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Ve açıkça söylemek gerekir ki bu mesele sadece okulun değil, doğrudan ailenin meselesidir. Çünkü eğitim önce evde başlar.
BU YAŞANANLARI HAK EDİYOR MUYUZ?
Bir zamanlar öğretmenlerimizden hem çekinir hem de saygı duyardık. Şimdi ise televizyon ekranları mafya dizileriyle dolu. Suç örgütleri adeta kahraman gibi sunuluyor. İnternette oynanan savaş ve öldürme oyunları, şiddeti sıradanlaştırıyor. Genç zihinler, gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi kaybediyor.
Ne yazık ki bazı gençler için hedef artık iyi bir eğitim, saygın bir meslek değil. Aksine, kısa yoldan güç, korku salma ve “isim yapma” arzusu ön plana çıkıyor. 15-20 yaş aralığındaki gençlerin bir kısmı için okul bir seçenek olmaktan çıkarken, cezaevi neredeyse bir “statü alanı” gibi algılanıyor.
Oysa gerçek hayat, ne dizilerdeki gibi ne de oyunlardaki gibi… Cezaevleri birer hayal sahnesi değil; pişmanlıkların, kaybedilmiş hayatların yeridir. Ama bunu anlamak çoğu zaman çok geç oluyor.
Diğer yandan suç örgütleri sadece büyük iş insanlarını değil, artık küçük esnafı da hedef alıyor. Haraç düzeni yayılıyor, korku normalleşiyor. Bunun bedelini ise dağılan aileler, yetim kalan çocuklar, hayatını kaybeden masum insanlar ödüyor.
Ortaya çıkan tablo ağırdır. Ve bu yük artık görmezden gelinecek gibi değildir.
Bu noktada bazı gerçekleri açıkça konuşmak zorundayız. Ceza sistemleri yeniden gözden geçirilmeli, caydırıcılık ciddi şekilde artırılmalıdır. Suçu meslek haline getiren, toplum huzurunu tehdit eden yapılar yalnızca kapatılmakla değil, gerçek anlamda üretime yönlendirilerek, emeğin ne olduğunu anlayacakları alanlarda çalıştırılmalıdır.
Aynı şekilde, şiddeti özendiren içeriklere karşı daha sıkı denetimler şarttır. Televizyon dizileri, dijital platformlar ve özellikle gençlerin maruz kaldığı içerikler artık “özgürlük” adı altında sınırsız bırakılmamalıdır.
Çünkü mesele basittir ama hayati önemdedir: Caydırıcı cezalar, bu toplum için artık ekmek ve su kadar gereklidir.
Ve unutulmamalıdır… Bir toplum, değerlerini kaybettiğinde sadece düzenini değil, geleceğini de kaybeder.