EKONOMİK SAVAŞIN ORTASINDA : CEPHEDE DEĞİL, PAZARDA KAYBEDİYORUZ
EKONOMİK SAVAŞIN ORTASINDA : CEPHEDE DEĞİL, PAZARDA KAYBEDİYORUZ

Nedim ARSLAN
-Çarşı-pazara uğramak artık cesaret ister hale geldi. Ortadoğu’da yaşanan savaş doğrudan Türkiye’yi mi etkiliyor sorusu, bugün her vatandaşın zihninde yankılanıyor. Yaklaşık bir buçuk ay önce başlayan ve enerjinin en temel kalemi olan petrol üzerinden tüm dünyayı etkileyen bu süreç, ülkemizde de piyasaları adeta altüst etti. Akaryakıt fiyatları 100 lira sınırına dayanırken, iğneden ipliğe her şeyin fiyatı tavan yapmış durumda.
Pandemi döneminden bu yana zaten ağırlaşan ekonomik koşullar, vatandaşı her geçen gün daha da zor bir yaşamın içine sürüklüyor. Dünya genelinde binlerce insanın hayatını kaybettiği, sayısız şirketin iflas ettiği pandemi sürecinin ekonomik izleri hâlâ silinmiş değil. Ancak kabul etmek gerekir ki, yıllardır enflasyonla mücadelede izlenen yanlış politikaların faturası yine vatandaşa kesiliyor. Her alanda artırılan vergiler dahi bu tabloyu düzeltmeye yetmiyor.
Ülkemiz sınırları dışında yaşanan her gelişmenin bu denli iç piyasaya yansıması ise ayrı bir sorgulama konusu. Ekonomimiz gerçekten bu kadar dayanıksız mı? Yaşanan her kriz neden doğrudan vatandaşın cebine zam olarak dönüyor? Bugün gelinen noktada 7’den 70’e herkes temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Bir marulun 10 liradan 100 liraya çıkması, sivri biberin 200 liraya satılması, domatesin kilosunun 300-400 lirayı bulması hangi ekonomik gerçeklikle açıklanabilir? Bu artışlar gerçekten doğal mı, yoksa kontrolsüzlüğün bir sonucu mu?
Ortadoğu’daki savaşın ardından tablo daha da karmaşık hale geldi. Ancak asıl mesele, bu savaşın etkilerinin neden bu kadar derin hissedildiğidir. Dünyanın başka yerlerinde yaşanan krizler birçok ülkeyi etkilerken, bizde etkisi katlanarak hissediliyor. Adeta “millet öksürüyor, biz nezle oluyoruz.”
Ortadoğu’da yaşanan savaşlar, depremler, pandemiler… Tüm bu küresel krizlerin maliyeti ortadayken, Türkiye’nin bu yükten orantısız şekilde etkilenmesi düşündürücüdür. Örneğin, Amerika-İran-İsrail hattında yaşanan gerilimin dünya ekonomisine maliyeti 1 trilyon dolar civarındayken, Türkiye’nin bu süreçten yaklaşık 50 milyar dolar zarar görmesi nasıl açıklanabilir? Dahası, savaşın tarafı olan ülkelerin bile daha az zarar ettiği bir tabloda, bizim bu denli etkilenmemiz ekonomimizin kırılgan yapısını açıkça ortaya koymuyor mu?
Ekonominin iyiye gittiğini iddia edenlere sormak gerekir: Bu değerlendirme neye dayanıyor? Çok değil, 2018 yılına gidelim. O gün dolar 4 liraydı, bugün ise 50 lira seviyesini gelmiş durumda. Bu tablo güçlü bir ekonominin göstergesi midir?
Ekonomik savaş sadece cephede verilmez; asıl savaş mutfakta, pazarda, akaryakıt istasyonunda verilir. Sosyal yaşamın her alanını etkileyen akaryakıttan yüzde 70’e varan vergiler alındığında, Antalya’da tarlada 7 liraya satılan bir marulun şehirde 10 kat fiyatla vatandaşa ulaşması kaçınılmaz olur. Bu şartlar altında kim güçlü bir ekonomiden söz edebilir?
Öte yandan mesele sadece ekonomiyle de sınırlı değil. Toplumda ahlak, vicdan ve merhamet duygularının zayıflaması da bu tabloyu ağırlaştırıyor. 5 kilometre öteden getirilen bir ürünün fahiş fiyatlarla satılması, fırsatçılığın geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Demek ki sorun sadece ekonomik değil; aynı zamanda toplumsal bir sorunla da karşı karşıyayız. Kısa yoldan zengin olma hırsı, üreticiden aracıya, satıcıdan komisyoncuya kadar zincirin her halkasında kendini gösteriyor.
Eğer bu zincir denetlenmezse, bugün yaşadığımız ekonomik sıkıntıları birkaç yıl sonra arar hale gelmemiz kaçınılmaz olabilir. Çünkü bu bir savaş… Ancak bu kez silahlar değil, fiyatlar konuşuyor. Ve ne yazık ki bu savaşın en büyük kaybedeni vatandaş oluyor.
Güzel günler dileğiyle.